ana sayfa / editörden / içindekiler / iletişim / arşiv / havuz hakkında

 
Çelimsiz

 

        Sıçrayarak uyandı yine. Yarı aralık gözleriyle zamanı anlamaya çalıştı. Gün ışımamıştı daha. Sımsıkı tuttuğu perdeyi bıraktı. Yeniden yastığa koydu başını. Oğlunun soluğunu duyamadı. ‘Yine yetişemedim, diye, geçirdi içinden.

         “Kapı sesine uyanmış olmalıyım,” dedi, kendi kendine. Belki de gördüğü düştendi. Tam da çıkaramadı aslında. “Aman neyse ne,” dedi, seslice. Kendi kendine konuştuğunu ayrımsadı. Son zamanlarda hep böyle olmuştu. Evde bir başına kaldığı zamanlar kendisiyle kavgaya tutuştuğu bile oluyordu. Bu, konuşmanın da ötesi, didişmelerin sonunda çoğu kez küskün otururdu köşesine. “İnsanın kendine yaptığını kimseler yapmazmış,” sözüne, “İnsanın en çok kendine gücü yetermiş,”i eklemeli, derdi.

        “Beni uyandır oğul, bir tas çorba olsun ısıtıvereyim sana,” demişti,  gece yatarlarken. Bir kez olsun uyandırmamıştı anasını. Gün ışımadan sessizce kalkar, parmak uçlarına basarak hazırlanır giderdi. Yeter ki anası biraz daha uyusundu. Son zamanlarda ilâçların onu iyice ağırlaştırdığını ayrımsıyordu. “Başım sepet gibi,” derdi, kimi günler. Ağzından  çıkıveren bu tümceyi düzelteceğim diye uğraşır dururdu sonra. Aklı sıra sağlık durumunu oğlundan saklayacaktı. Oysa yüzüne bakınca anlardı Yaşar, anası iyi mi, hasta mı, söz fazlalıktı kimi. Bunu anası da bilirdi ya inat ederdi durduk yerde...

        El yordamıyla doğrulmaya çabaladı döşeğinde. Kireç badanalı duvara yapıştırdı avucunu. Ağır ağır kaldırdı, ona karşı koyan yorgun bedenini. Bir başına düşüp kalmak korkutuyordu onu. Dizlerinin takatı kalmamıştı artık. Nasırlı ellerinin duvarda çıkarttığı ses içini gıcıklattı. Tedirgince gezdirdi duvarda elini. Elektrik düğmesini buldu sonunda. “Ohhh,” dedi derin derin soluyarak. Işıdı ampul. Birden seçemedi çevresini. Gözlerini açıp kapadı bir süre. “Evveli bu da yoktu,” dedi içinden. “Gaz lâmbasıyla tükettik koca ömrü!”

        “Oğlumun, Yaşar’ımın kapı kapama sesine uyandım zahir,” dedi duyulur duyulmaz sesiyle. Kocasını yitirdiğinden bu yana böyleydi. Bir öksürük tutar soluğu kesilirdi çoğu geceler. Oğlunun götürdüğü doktor, ilâçlar vermişti koca torba. Öksürüğünü keser gibiydi ya, kütük gibi yapıyordu her yanını. Başı ağırlaşmıştı giderek. Oradan oraya savrulsa da, ayak diriyordu yaşama! Bir tutar dalı oğlu kalmıştı koca dünyada. O da, şehir, demişti de başka bir şey dememişti. Ana yüreği istemese de köyünden toprağından göçmeyi, içindeki sese kulak tıkamıştı. Gözbebeği oğlunun ardına düşmüş gelmişti yaban ele. Kendilerinden önce göç eden köylülerinin yardımıyla bir göz odalı bodrum kata koymuşlardı iki döşek, iki de yorganlarını. Gerisi çul çaputtu. İlk girişte genzini yakmıştı rutubet kokusu. Ürkmüştü ya, belli etmemişti. İçine gireli beri alışmıştı. Neye alışmıyordu ki insan, “bir eşi bir peşi” değil miydi altı üstü! Oğlunun yüzü gülsündü, başka bir şey istemezdi bu yaşamdan. İstemezdi ya, köylük yerde iyi kötü eş dost bulunurdu. Şehir öyle miydi; buradaki köylüleri çoluk çocuk çalışıyorlardı. Oğlu, daha gün ışımadan gidiyordu. Bir başına kaldı mıydı, koca gün geçmek bilmiyordu. “Delikli bir boğaz değil mi, öyle de doyar böyle de,” derdi anası. Ama, büyük de olsa bilemezmiş, hem nereden bilsin; köyünün ötesinde köy göremeden göçüp gitmişti şu yalan dünyadan. Çocuk yaşta gelin gelmiş bir daha dönememişti köyüne. Yüreği yansa da engel olamamıştı kızının kendi gibi yanmasına. Kadının yazgısı, demişti, boyun eğmekten gayrı ne gelir elimizden!

        Hastalıklı büyümüştü Yaşar. Yakalandığı her çocuk hastalığında gidip gelmişti öte dünyaya. Kızamık çıkardığında ateşi akciğerlerine sıçramış, alev alev yanmıştı sabahlara değin. Yaradandan umudunu hiç kesmemişti Döne Kadın. Bir gün duaları kabul olmuş, köylerine sağlıkçı gelmişti. Onun yaptığı iğnelerle gözünü açmıştı Yaşar’ı. Başından hiç ayrılmamıştı. Bir sabah: “Su ana, su,” diye ünlediğinde, koca tas suyu kana kana içirmişti oğluna. Tülbendinin ucuyla alnındaki terlerini silmişti durmamasıya. Sevinç gözyaşı dökmüştü sabaha değin!

         Başka çocukları da olmuştu olmasına ya, dördünü de toprağa vermişti yaşlarına eremeden. Ondandır Yaşar koymuşlardı adını. Üstüne titrediler oğullarının. Babası da kıyamazdı sağlığında. Ama, anası denli belli etmezdi duygularını. Ne de olsa erkek çocuktu. Gözü pek olsun isterdi. Köylük yerde gözünü budaktan esirgemeyen bir yiğit olarak büyümeliydi onun oğlu. Sinmemeliydi başkalarının döllerinden. Yine de, ağızlarıyla kuş tutsalar her şey olacağına varmıştı. Çelimsiz, soluk benizli bir gençti Yaşar. Babasının düşleri bol geliyordu ona. Olsundu, Allah bunu olsun bağışlamıştı ya onlara. Yazgılarına razıydılar. Varsın çelimsiz desinlerdi gözbebekleri oğullarına!

        Her gün, erkenden başlardı Döne Kadının belleğine yolculukları. Çocuk yaşta gelin geldiğinden yola koyulur, ille de Yaşar’ında soluklanırdı derin derin. Çok geceler kirpiği kirpiğine değmez, nefes alışını dinlerdi oğlunun! İçindeki dokunma isteğini yenemez, elini belli belirsiz uzatıp geri çekerdi. Az daha uyusundu kuzusu. Başını yastığa koydu muydu çağıldardı düşleri. Dizlerinin sızısı mı kaybolur, o mu umursamaz, kendi de bilemezdi.

        Yine birbirine benzeyen gecelerden biriydi. Burnu almaz olmuştu da rutubetin kokusunu, ayaklarına sözü geçmiyordu. İlle de dizleri bir ömrün hesabını soruyorlardı sanki ondan... “Diz ağrısı, diş ağrısı,” dememişler boşu boşuna. Kaşıkla verip, kepçeyle alıyordu sanki Yaradan! Dayanamayıp söylenir, sonra yönünü Tanrısına dönerek af dilerdi. “Tövbe yarabbi, tövbe estağfurullah! Dilin kemiği yok her yana dönüyor,” derdi. Ötesi var bu dünyanın, ne yanıt verirdi zamanı geldiğinde. Her şeye hazır olmalı insan, demez miydi büyükler. Onun da sağlıklı günleri olmuştu. Gün ışımadan tarlanın yolunu tutup, ter topuğundan akıncaya değin çalıştığı günleri. Ağustos sıcağının altında cayır cayır yanarak orakla ekin biçmeleri.  Yaşar’ı da olmasa, susamanın ötesinde acıktığını bile anlamazdı tarlada çalışırken.

Sızlandığını, dahası uğunduğunu görünce anasının: “Bırak anam,” dedi, Yaşar, “Bir kesek ekmekle zeytin yer çıkarım. Yarın iyileşince yaparsın çorbayı,” diyerek, almıştı elinden tencereyi. Ne etse söz geçirememişti oğluna. İçinden, “Kırmayayım kuzumu, gönlü olsun, o uyuyunca kalkar, kaynatırım bir tencere çorba. Aç yollamam kuzumu ben!” diyerek koymuştu başını yastığa. Topraklarının kokusu gelmişti sanki burnuna. Derelerini dağlarını, bahçelerini, dahası dam kokusunu bile özlediğini duyumsadı. Alın teri göz nuruydu her bir köşesi. Bir gün olsun çıkmazdı aklından. Göz kapaklarıyla cebelleşti epeyce. Açmayıp inadından kapadı gözlerini. Düşünden koparılmak istemiyordu. Koyaklarda açan çiçeklerin kokusu dolandı çevresinde. Dönendi dönendi, bir top yalım oldu. Dağ kokulu sular aktı yanından yöresinden. Kanat çalıp uçamadı. Kaynayıp karışsa diledi o an toprağa. Bir yanı eksilmişti sanki! Birden sıçrayarak açtı gözlerini. “Tövbe, tövbe hayırdır inşallah! Toprak kokusu da nereden geldi?” dedi yeniden, yanına yöresine bakınarak. Erini yitirdiğinde gördüğü düşün aynıydı. Ürperdi iliklerine değin. Hızlıca soludu, alnındaki terini silerken. Oğlunun yorganına uzattı elini, ayaklarına değdi eli. “Kuzum uyuyor,” dedi. Yeniden düştü başı. Kesik kesik uykucuklarından birine daha yenildi gözleri.

Yaşar, şaşıp kalıyordu anasının hallerine. Suyunu içemezken onu uyutup çorba yapmaya kalkıyordu. Ilık bir şeyler akardı içine, kaynamış çorbayı gördüğünde. Anası gibi var mıydı?  Sevdiği de anasına benzermiş insanın, demişti arkadaşları. Bu sözü çok sevmişti. En az Safiye’si denli sevmişti hem de! Köyde kalmıştı Safiye. Boyu boyunaydı. Biraz para biriktirsin, anasını gönderecekti istetmeye. Yan yana geldiklerinde, daha eli eline değmeden al al olurdu yanakları. Gözleri ışıl ışıl ışıldar da, diyeceklerini diyemezdi bir türlü. Buluşmadan yığınla söz gelir aklına. Karşılaştılar mı hepsi uçar giderdi.

Gelirken ne yapıp edip buluşmuşlardı. “Bekle,” demişti Yaşar, “Az biraz paramız olsun, göndereceğim anamı sizinkilere. Herkes bilir birbirimize yanık olduğumuzu. Biraz sabır gerek. Bil ki bu yürektesin!” diyerek göğsüne koymuştu Safiye’sinin elini. Sarılmışlardı sımsıkı. Zaman dursa dilemişlerdi o an! İkisi de dolukmuş, konuşamamışlardı. Islak bakışlarını saklamışlardı birbirlerinden. İkisinin de söyleyecekleri kendine kalmıştı.

O gün, hiç çıkmadı aklından. Yorgun, bitkin düştüğü anlarda bile düşlerini süsledi Safiye’sinin kaygılı bakışları. Bir kavuşsaydılar, iki sevdiği de yanında olurdu. Yaşamın ağırlığı kalkardı omuzlarından. Belki bebeleri de olurdu tez zamanda. Bir çocuk yetmezdi Yaşar’a. İlle de kardeşi olmalıydı bebesinin! Onun yalnızlığını yaşamamalıydı oğlu! Ali’nin sesiyle uyandı düşlerinden. İş zamanı gelmiş olmalıydı.

Ali’yle çocukluktan bu yana arkadaştılar. Okula birlikte başlamışlardı. Birlikte oynayıp, birlikte büyümüşlerdi. Şehirde de bırakmadı Ali, arkadaşını. Önce o gelmişti şehre. Belediyede temizlik işlerine girmişti. Uykuyu unutmuştu ya neylesindi, başka bir şey gelmiyordu ellerinden. İlkokuldan sonra okuyamamışlardı. Hali vakti yerinde olanlar başka yerlere okula göndermişlerdi çocuklarını. Onların aileleri karınlarını zor doyuruyorlardı. Dedesi: “Varsın bizimkiler de topraktan arasın nasiplerini,” demişti. Anaları da boyun bükmüştü bu karara.

“Sen de gel,” demişti Yaşar’a Ali. ”Amirime anlattım seni. Belediyeye işçi alacaklar şu günler.” Durur muydu Yaşar! Tek umuduydu bir baltaya sap olmak. Çalışmalı, para kazanmalıydı. Köylük yerde ne artıyordu insan, ne de eksiliyordu. Birbirine benzer yaşamların bir kopyası daha çekilsin istemiyordu. Kafası çalışıyordu. Bunu anasına anlatmak kolay olmadı. Ama fazla da karşı koyamadı oğlunun ısrarlarına. Bir sabah alacasında kilit vurdular evlerinin kapısına. Konu komşuyla helâlleştiler bir gün önce. İyice zorlaştırmadan köyden ayrılmayı, kimselerin uyanmadığı zamanda, tan ağarırken düştüler yola! Üç beş keçiyle tavuğu sattılar varına yokuna. El harçlığı olsundu yabanda. Ya tutardı, ya tutmazdı çaldıkları maya. Geri dönecekmiş gibi bıraktılar evlerini. Bunu Yaşar’ına pek belli edemedi Döne kadın.

        Yaşar, anasının bakışından ne dediğini anlıyordu oysa! Ama ses etmedi aldığı önlemlere. Haftasına işe başladı. Amiri onların ilçesindendi. O da onlar gibi okuyamamıştı. Üstelik yoksul bir ailenin çocuğuydu. Bu nedenle de yöresinin insanını kolluyordu. Sokakları süpürme işleri bittiğinde, koca konteynerlere yetişemez düşüncesiyle çöp arabasının üstünde görevlendirmişti onu. Çöp bidonları boşaltıldığında onları baskılıyordu. Arabanın içinde çoğu kez nefes alamaz olurdu. Hiçbir şeye benzemeyen, insanın genzini yakan bu pis kokuya dayanmak zordu. Dışarı çıktığında ciğerleri çıkacak denli öksürürdü. Temiz havaya sığınır, kendine gelmeye çabalardı. İşi bitince, “Tamam,” diye seslenir, onun sesini duyunca şoför sıkıştırma düğmesine basardı. Dağ gibi çöp yığınları arabanın yarısında bile kalmazdı.

“Sana güveniyorum,” demişti amiri. Onun güvenini sarsar mıydı hiç? Olanca gücüyle çalışıyordu. Çelimsiz bedeninden umulmadık iş çıkarıyordu her kezinde. “Deneme dönemindesiniz,” demişlerdi. O anlamıştı sınandıklarını ya öyle olmasa da çalışırdı. Ekmek kapısıydı onun. Anası, eline bakıyordu. Akşamları eve gelirken, sokak satıcılarından sebze, meyve alırdı. Anası bin duayla almaya yeltenirdi elindeki paketleri. O vermez, diğeri çekiştirir dururlardı öylece... Sana tülbent alayım ana, demişti. Anası, “İstemem oğul, istemem! Her bir şeyim var benim! Neyleyim yemeniyi, neyleyim fistanlığı bu yaştan kelli. Sandıkta dürülüler durmakta daha. Ahir ömrümde olanlar bana yeter de artar bile. Ölüm var kalım var oğul, sandığın alt köşesindeki bohçadakiler senin!” demişti. Yaşar’ın gözleri doluvermişti anası bunları söylerken.

           “Sen iyi ol Anam, unutuverdin gene çalışmaya başladığımı. Alır dururuz, sen bunlara üzme canını. Üç beş kuruş biriktiriverirsek, ister miyiz Safiye’yi? dedi yarı utangaç sesiyle. Kendi bile şaşırmıştı bu denli açıkça söyleyebildiğine. Arada dillendirirdi Safiye konusunu. Aklı çıkıyordu, o davranmadan başka bir isteyeni çıkar diye. Ele belli mi olurdu, basardı parayı alırdı Safiye’yi. Düşüncesinden bile ürperirdi kıl köklerine değin! Acele kovalardı karabasan düşlerini. Safiye’si gitmezdi başkasına; Yaşar’ım derdi de başka bir şey demezdi. Bunu bilirdi bilmesine ya, yine de atamazdı içindeki kaygıyı. Bu kaygı daha da dirençli kılardı Yaşar’ı. Sabah uykularını unutmuştu. Anası üzülmesin diye birkaç lokma yer yemez atardı kendini karanlıklara. Çalışma ekibiyle buluşur, boyunca süpürgeyi alırdı eline. Kapı önlerine gelişigüzel atılmış, orasından burasından patlamış çöp torbalarını elleriyle düzeltirdi. Kediler onlardan daha erkenciydi. Kendilerine yarar torbaların içini dışına çıkarırlardı. İlk günler gördüklerinden iliklerine değin ürpermişti. Çöplerin yaydığı kokulardan tiksinmiş, sarsılmış, bir köşeye çekilip öğürerek çıkartmıştı. O anda anasının sözleri düşmüştü usuna. “Unutma oğul, en acımasızı insandır canlıların, en çabuk kirleneni de. Damı temizlemeye benzemez bu iş. Sen en zor olana gidiyorsun. Allah yardımcın olsun!”

Ne olursa olsun dayanacaktı. Düşleri direncini tetikliyordu. Daha kirlilerin daha pis kokanların yanına varıyor, kendiyle savaşarak temizliyordu. Zoru başarmaya kararlıydı. Eski çalışanların gördüğü pisliklere karşı aldırmazlığına şaşıp kalıyordu önceleri. Ekmek götürdükleri çoluk çocukları için dayandıklarını ayrımsadı giderek. Kokuya da, pasağa da alışmışlardı.

            Birinde, akşamdan ayaza kesmişti hava. Rüzgar iteleyip durmuştu camları, kapıları. Yün giysilerini geçirdi sırtına. Kazağının içine kağıt parçası koymuştu anası. Göğsünü korusun diye. Onu  içine yerleştirmeyi de unutmadı. Açmasıyla geri çarpması bir oldu kapının. Zor kurtardı başını. Ayaza vurdu kendini. “Herkes gelmiş midir acaba?” diye düşündü. Yanlarına vardığında, onları işe başlamış görünce utandı düşündüğünden. “Bu işin şakası yok,” demişti Ali. “Canımızı dişimize takıp çalışacağız. Eller gibi okumadık. Kim ne yapsın bizi!

             Gün ışıyınca yağmura döndü hava. Sulu sepken yüzünü gözünü yalayıp dağlıyordu. Bir an önce işini bitirmeliydi. Suların içinden sürüklenen çöpleri küreğiyle sürüdü. Saçak altına sığınmış bir köpek onu izliyordu. Diğer arkadaşları görünürde yoktu. Ayakları sular içindeydi. Korunmaktan vazgeçti. Küreğini uzatıp bir adım attı. Boşluğa sürüklendi. Bağırmak istedi sesi çıkmadı. Logarlar kopmuştu. Ceketi kırık demire takıldı. Can havliyle çırpındı. Kendine uzanan ele sarıldı. Yukarıya çekti çelimsiz bedenini. Çıkmayı başardı çamurlu sulardan. Sarsıla sarsıla ağladı ardından. Islak kol yeğniyle silmeye çabaladı yüzünü. Kimseler görmemeliydi bu halini. Hele anası hiç görmemeliydi! Arkadaşlarının yardımıyla kurulandı, kendine geldi.

O gün şoför değişmişti. Yeni gelenin kulakları ağırca işitiyordu. Kaç kez son anda kurtarmıştı kolunu! Soğuk soğuk terlemişti hep. İlk kez ürkmüştü işinden. Dört bir yanı buz kestiğinde, bir anası geldi gözlerinin önüne, bir Safiye’si...

            İnsan sesini bastırdı makine sesi! Konteyneri kaldıran işçilerin çığlıkları asılı kaldı alaca karanlığa. Yitip gitti Çelimsiz’in düşleri makinenin tırnakları arasında.

            Toprak kokusuna doyamadı anası. Aynı düşündeki gibi kokuyordu; oğul kokusu bulaşmış toprak kokusuydu doyamadığı...

                                                            

 

   
 

Zübeyde Seven Turan